mmmagfghgfhg
mmakjkjaöm

1-malatya

Meleklere İmam Olan Zat

Okuma Parçaları

Meleklere İmam Olan Zaat 
Kûfeli Arfece, gündüz beş vaktinin yanına beş daha katmakla kalmaz, gecenin büyük bir kısmını da ibâdetle geçirmeye devam ederdi. 
Bir gece yatsıdan sonra ziyaretçiler geldiler Arfece ise o saatte ziyaretçi kabûl etmezdi. Meşgul olduğunu, boş vaktinde gelmelerini söylerdi. Ne var ki, annesi bu defa ziyaretçilerin boş çevrilmesine razı olmadı, oğlunun izni olmadan ziyaretçileri içeri alıp, gece yarısına kadar sohbet etmelerine sebeb oldu. 
Gece yarısından sonra giden ziyaretçileri müteâkip uykuya yatan Arfece'nin annesi, gördüğü rü'yasını sabah şöyle anlattı: 
- Rüyamda büyük bir cemaatle karşılaştım. Dizilmişler, bana şöyle sitem ediyorlardı: "Arfece'nin annesi! Bizim imamımıza niçin mâni oldun, bizi gece yarılarına kadar ibâdetten niçin menedip imamsız bıraktın?" 
Anlaşılan, Arfece gece namazı kılarken melekler de gelip ona uyar, cemaat olurlarmış. O gece imamlarının sohbetle meşgul olduğunu görünce buna sebep olan anneye sitem etmiş, imamlarını niçin meşgul ettiğini sormuşlardı. 
Bundan dolayıdır ki, gece namazlarını tek başına kılan kimse, isterse imam gibi sesli okuyarak kılar. Umulur ki, melekler ona uyup cemaatini teşkil ederler. 
Nitekim ashabdan birçok zat, çölde namaz kılarken sahra dolusu meleğe imamlık etmiş, kuşlar gibi uçup gelen ruhanîler, tek başına sesli ibadet eden o muhterem zâtlara cemaat olmuşlardır. 
Hâtıra gelen odur ki, insan meleklerin imamlığa kabûl edeceği şekilde günahtan uzak olmalı, yalnız kıldığı namazlarda bu mânâyı daima hatırda tutmalıdır.

Kaynak: Ahmed Şahin, Onlar Böyleydi.

Zamanın Değerini Biliyor muyuz? 
Almanca dil kursundayım. Hoca çok disiplinli biriydi. Bilhassa zaman açısından hiç müsamahası yoktu. Bir hafta boyunca, kimin ne kadar dakika geç geldiğini tespit ediyor ve onları geç geldikleri toplam süre kadar sınıfta tutuyordu. Tabiî bu durum, zaten kursa zor zaman ayırmış iş sahiplerinin hiç de hoşuna gitmiyordu. Bir gün haftalık cezası 18 dakika tutan bir arkadaşımız kızarak şöyle dedi: 
- Neredeyse saniyeleri de hesap edeceksiniz. Neyse hatırınız için bir başka zaman on dakika kalayım sınıfta. Şimdi çok âcil bir işim var.. 
Yaşlı Alman gözlerini kırpıştırarak bir süre süzdü bu arkadaşı ve şöyle konuştu: 
- Olmaz. Çünkü siz âcil işlerinize bu kadar önem vermiş olsaydınız şimdi benden onsekiz dakikalık bu cezayı almazdınız. Zira ders de sizin için günlü saatli âcil bir işti. Bu bakımdan şimdi kalacaksınız ve onsekiz dakikalık bir ders vereceğim size. 
Belli ki, hoca da kızmıştı. Ben de merak ederek kaldım sınıfta. 
Sıra aralarında bir kaç tur attıktan sonra şöyle konuştu: 
- Arkadaşlar zamanı iyi kullanmıyorsunuz. Hatta bu konuda benim gösterdiğim hassasiyete kızıyorsunuz. Ama ben haklı olduğuma inanıyorum. Belki de içinizden 'ne olacak gâvur kafası' diyorsunuzdur. 
Masasına gitti. Çantasından basılı bir broşür çıkardı. 
- Şuna bakınız lütfen, dedi. Bu bir tren tarifesiydi. Arkadaş göz ucuyla bakıp iade edecekti ki, "hayır daha iyi tetkik etmenizi istiyorum" dedi. Trenlerin kalkış ve varış saatlerini tercüme ettirdi. Bunlar hep değişik ve karmaşık rakamlardı. Meselâ kalkış saati 18.18 idi, 21.34'tü. Varışlar da hep öyleydi. 12.46 gibi, 9.27 gibi.. 
Onsekiz dakikaya cezalı arkadaşımız bu minval üzere uzayan rakamları görünce Hoca'ya dedi ki: 
- Bakınız işte burada Avrupalı kafanın mantıksızlığı açıkça görünüyor. Ne demek yani onsekiz geçeler, 12 geçeler, 36 geçeler.. Şuna üç buçuk, dört buçuk deseniz olmaz mı? Hiç olmazsa, çeyrek geçe deseniz de, hem de akılda kalacak bir sayı ve saat olsa.. 
Yaşlı Alman'ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gezindi. Ve bakışlarından söyletmek istediği düşünceyi yakalamış olduğu belli oldu. 
- Bana bak, dedi. Kendinize hakaret etmeyin. Çünkü bu tarifenin böyle düzenlenmiş olması, "Avrupalı kafa"nın mantıksızlığı değil, Müslüman kafanın tutarlılığıdır. Çünkü, biz zamanı kullanmayı ve değerlendirmeyi Müslümanlardan öğrenmişizdir. İşte bu tren tarifesi de aynı anlayışın güzel bir örneğidir. 
Bizler hayret ve şaşkınlıkla ona bakarken, hoca şöyle devam etti: 
-Siz Müslümanların ibadetlerinde yer önemli değildir. Dünyanın her yerinde ibadet edilebilir. Ama zaman çok önemlidir. Çünkü her ibadetin kendine ait bir vakti vardır. Hattâ bu vakit ibadetin şartıdır. Yani vakitsiz ibadet ifa edilmiş sayılmaz. İbadetlerin vakitleri de bizim tren tarifesi gibi, hep böyle 18, 17, 13, 10, 9. gecelerdir. Üstelik bu saatler de devamlı değişirler. Bugün sabah namazını 7.21'e kadar kılabilirsiniz. Ama yarın, 7.22'ye kadar da kılabilirsiniz. 23 geçe olmaz. Sadece namaz böyle değildir. Oruca başlama ve bitirme saatleri de böyledir. Bu ince hesaba dayanan ibadet saatleri üstelik her gün değişmektedir. 
Böylece de Müslümanlar her gün değişmekte olan zamana karşı uyanık durmakta, zamanın kıymetini anlamakta ve onu iyi değerlendirmek üzere hazırlanmaktadırlar. İbadetlerini yapan bir Müslüman her gün değişen dakikalara ayak uydurmaya ve dakikaları değerlendirerek yaşamaya mecburdur. Bizim zamana bakışımızın ilham kaynağı Müslümanlardır." 
Yaşlı Alman Hoca "Çıkabilirsiniz" dediği zaman, hepimiz tarifi imkânsız bir mahcubiyet içindeydik.

Kaynak: Vehbi Vakkasoğlu, Sûr Dergisi, Ocak 1987

Müslüman'ın Saati
"İstanbul'u yenileştiren ve yerlilerini şaşırtan istilâların en gizlisi ve te'sirlisi, yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. "Saat"dan kasdımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de "saatlerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını, şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Madenden eski kapaklar altında saklı tutulan eski mâsum saatlerin yelkovanları, yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini zamandan, aşağı yukarı bir doğrulukla haberdar ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler, orada açan, kâh sağa, kâh sola meyleden, güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saat alışkanlığından evvel, bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar hâlinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta biten, oniki saatlik kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. 
Müslüman'ın mes'ud olduğu günler, işte bu günlerdi. Şerefli günlerin vakıalarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi astronomi hesaplarına göre bu saat iptidaî ve hatâlı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların kutsi saatiydi. 
Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabûlü ve alaturka saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir "eski saat" hâline gelişi, hayata bakış tarzımız üzerinde korkunç bir tesire sâhip olmamış değildir. 
Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan, geniş, kayıtsız dostlardır. Gelen yabancılar ise, hayatımızı bozup, onu meçhul bir düstûra göre yeniden tanzim ettiler. Ve ruhlarımız için çok tanınmaz bir hâle getirdiler. 
* * * 
Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" meydana getirdi. 
Bu, Müslümanın eski mes'ud günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve kâtilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat, akşamın onikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerinden çıkıp uçuştuğu o te'sirli ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, kâh öğlenin sıcağında ve kâh gece yarılarının karanlığında mevcut olmayan bir zaman bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. 
Yeni saat, Müslüman akşamının hüzünlü ve şa'şaalı dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği geçim şekli de bizi fecir âleminden uzak bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle, ızdırap çekenlerin şişkin kapaklar içinde bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin pırıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmiğini aydınlatan bir ışıktır. Halbuki fecrin saati, Müslüman için, rü'yâsız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibâdet, neş'e ve ümîdin başlangıcıdır. 
Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellîlerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en İlâhî mânâyı veren o akılları hayrette bırakan mimarîyi anlamış değillerdir. 
Esmer camiler, fecirden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının tamamlanmamış eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbedler içinde, güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. 
Şimdi heyhat! Eski "saat"le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir artık gecedir. Ve bir çoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. 
Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve hased sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. 
Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz, gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi, biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz."

Kaynak: Ahmed Haşim

İslam Kolaylık Dinidir
İslam'ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saâdet'te cereyan etmiş pek çok vâkıa vardır. Onlardan bazılarını burada zikredeceğiz. 
Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadır: 
"Nebî (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de gözüne mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti. 
- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler: 
- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler. Peygamber (sav): 
- Hayır, (İbadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve neşeli oldukça namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun. (.. Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.) buyurdu."

Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan Yayınları

Sizler nefret ettiriciler misiniz?
Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den: 
"Resûlüllah'a (sav) biri gelip: 
- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, nerdeyse namazı terk etmeyi ister hale geliyorum," dedi. Peygamber (sav) derhal cemaate hitaben bir konuşma yaptılar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemiştim. Buyurdular ki: 
- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz? 
Her kim halka namaz kıldırırsa hafif tutsun. Çünkü cemaatın içinde hasta, zayıf, hâcet sahibi olanlar bulunabilir.." 
Görüldüğü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir. Mü'minin vazifesi, İslam'ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir.

Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan Yayınları

Namaz İnsanı Kötülüklerden alıkoyar
Kur'an-ı Kerim'de: "Sana vahyedilen kitabı oku!.. Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır) Çünkü namaz edepsizliklerden ve fahşa'dan (Şer'i şerife uymayan her türlü kötü fiilden ve amelden) alıkoyar. Allah'ı zikretmek elbette en büyük(ibadet)dir. Ne yaparsanız Allah bilir" hükmü beyan buyrulmuştur. İbn-i Kesir, bu Ayet-i Kerime'nin tefsirinde İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Mes'ûd ve diğer Sahabe-i Kiram'dan Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Gerçekten namaz insanı her türlü kötülük ve fahşa'dan koruyacağını, hem namaz kılıp, hem de şer'i şerifin izin vermediği işleri yapan kimselerin hakkı ile ibadet etmediklerini" açıkça izah ettiğini kaydediyor. Kadı Beyzavi; Hz. Enes (ra)'den rivayet edilen şu olayı zikrediyor:

Resûl-i Ekrem (sav) döneminde, her türlü kötülüğü irtikap eden ensar'dan bir genç, namazını da asla ihmal etmemektedir. Meselenin keyfiyeti Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirilince: "- O gencin asla ihmal etmediği namaz, bir gün kendisini münkerden ve fahşa'dan koruyacaktır" buyuruyorlar. Gerçekten aradan fazla bir zaman geçmeden o genç; tövbe ediyor ve salih bir mümin oluyor. Esasen ihlâsla kılınan namaz; insanı, her türlü münkerden ve fahşa'dan muhafaza eder. Fahşa; şer'i şerife uymayan her türlü kötülüğün ortak ismidir. "Fahişelik" kavramı da buradan gelir.

Kaynak: Cep İlmihali, Mehmed Dikmen, Cihan Yayınları






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

Bugün 4 ziyaretçi (47 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=